KUR'AN KURSLARI VE FRANSA REFERANDUMU
Ülke gündemine oturan ve birbiriyle yakından ilgili iki tartışma konusu var bugünlerde. Biri Kur’an kursları meselesi, biri de daha dün yapılan Fransa’daki referandum sonuçları. Kur’an kursları… Bence hiçbir şekilde Türk vatandaşlarına zararı olmayan, hatta dini ve ahlaki değerlerin gelişmesine katkıda bulunan müesseselerdir. En azından önceki yıllarda bu şekildeydi. Diyanet’in atadığı bilgili ve görgülü imam ve hatiplerin, yine Diyanet’in kontrolünde yürüttükleri bu tür çalışmalar, her geçen gün daha fazla gözlemlediğimiz ahlaksızlık ve kötü alışkanlıkların meşrulaştırıldığı, Türk gençlerinin belli çevrelerce özellikle bu konularda uyuşturulmaya çalışıldığı bir dönemde önem taşımaktadır. Ancak, böylesine önemli bir görevi üstlenmiş durumdaki bu müesseselerin, belli grup ve cemaatler tarafından tekel haline dönüştürülebilmesine imkan tanıyan TCK değişikliği, ne ile ilgilidir iyi düşünmek gerekir. Tayyip Erdoğan bu şekilde birilerine olan diyet borcunu ödüyorsa çok dikkatli olmalıdır. Bazen ödenen diyet, Ömer Seyfettin’in
hikayesindeki gibi insanın koluna değil, canına bile denk düşebilir. Benzetme yerindeyse, Erbakan gibi açıkça ifade edilemeyenleri AB çarşafı giyerek ifade etmeye veya uygulamaya çalışanlar yine Erbakan gibi siyasetin derinliklerine gömülebilirler. İşte bu da, onların canlarına bedel bir son olur. Çünkü, bunların hemen tümü (istisnalar hariç) siyaseti araç olarak benimsemiş kişilerdir. Bunlar ve elebaşları, Türk kamuoyu nezdinde ifade edemediklerini, AB kamuoyunun baskısı ile Türk kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Bugüne değin bu konuda da başarılı oldular. AB safsatasıyla uyuttukları eskimiş solcuları bile ikna ettiler. Onları da önlerine katarak, bilinçaltlarında yer alan düşüncelerini hayata geçirmeye devam ediyorlar. AB düşmanı görünmek istemeyen TSK, Erbakan’a gösterdiği tepkiyi gösterememekle birlikte, Kıbrıs, Irak ve daha birçok doğrudan ilgili olduğu konuda dahi hükümeti uyaramamıştır. Ancak görünen o ki; Erdoğan, hocası Erbakan’ın yolundan değil, değişik bir güzergahtan aynı hedefe yönelmiştir. Dış politika’da hiçbir ülke, tek dayanaklı politikalar üretmez. Her akıllı yöneticiye sahip ülke, yöneldikleri hedef için değişik alternatifler üretir. Türkiye gibi yapmazlar. Sözde AB üyeliği hedefi için verilen ödünler tüm açıklığı ile ortadadır. Ancak, Erdoğan da düşünüldüğü gibi haysiyetsiz falan değildir. Akılsız hiç değil. Erdoğan öyle akıllıdır ki, yukarıda da değindiğimiz gibi eskimiş solcu artıklarını bile peşine takabilmiş, hatta pek çok konuda onları akıncı olarak da kullanmıştır, halen de kullanmaktadır. Hal böyle olunca, Erdoğan’ın bu AB aşkını biraz daha irdelemek gerekmektedir. Tayyip Erdoğan kendi ifadesiyle belirttiği gibi, gerçekten de Milli Görüş gömleğini çıkartmıştır. Ancak üzerine giydiği AB gömleği iki numara dar gelmiştir. Dolayısıyla açıkta kalan yerlerinde, çok önceleri yaptırdığı dövmeler görünmektedir. Bu dövmeleri kazıttığını ne kendisi söyleyebilir, ne de bir başkası. Dövmeler kalıcıdır çünkü. Gömlek gibi zırt pırt giyilip çıkartılamaz. Bunu kendisi de çok iyi biliyor zaten. Girip yatmadan hapislik çektiğini söyleyen Erdoğan, herhalde cezaevinde fikir değişikliği yapmamıştır. Onun çektiği sözde ceza, değil kendisinin, 18 yaşını doldurmamış bir çocuğun bile fikirlerini değiştirmeye yetmez. Kimse kimseyi kandırmaya kalkmasın.
Fransa’nın AB Anayasası için yaptığı referandum da bu yüzden çok önemlidir. Daha referandum yapılmadan aylar önce “hayır” çıkacağı belli iken, koşa koşa 17 Aralık görüşmelerine katılan, babasının malı gibi verdiği ödünlerle ülkeyi çok zor bir duruma sokanlar ya ileriyi göremeyen ahmaklardır, ya da işi çok iyi bilen uyanıklar. Dolayısıyla referandumun Türkiye’nin AB’ye girişinin önündeki en büyük engel olduğunu, bu referandumun, Avrupa’nın diğer bölgelerinde de Türkiye’ye karşı olan tutumu güçlendireceğini anlamamış olmak da, nasıl tarif edilebilir bilemiyorum. Türkiye’yi idare eden bahse konu kişiler de bunu çok iyi biliyorlar. Ancak, tekelci medyanın desteği ile ellerinde tuttukları argümanlar sağlam; “Biz AB üyesi olmak istiyoruz. Olamazsak AB ayıp eder. Yine de imtiyazlı ortak olur, biraz nakit sağlarız. En azından AB uyutmasıyla ülkeye demokrasi getirdik. Teröristlere bilumum aflar, azınlıklara ne idüğü belirsiz haklar, Avrupalılara da geniş geniş topraklar sağladık.” İşte bu duruma gelmeden önce Fransa aslında Türk halkına bir işaret verdi. “Ey Türk halkı uyanın! Biz sizi bu birliğe dahil etmeyeceğiz! Haberiniz olsun! AKP denen AB kumkuması zihniyete dur diyecekseniz şimdi deyin, yoksa iş işten çoktan geçmiş olacak!” Mesajı biz aldık almasına da halkımız alabilecek mi merak ediyorum doğrusu. Bu arada AKP’nin derin bilgi ve birikim sahibi yöneticileri ile onların devlet yönetimindeki koltuk sahipleri şimdiden başladılar yanıltmalara; “Fransa’daki sonuçlar Türkiye’yi ilgilendirmez. Verilen sözler imzalanan taahhütler var. Biz görevlerimizi yerine getirelim.” Elbette bu beyanlar ahlak dışıdır. Halkı yanıltmaya kandırmaya yöneliktir. En az bizim kadar biliyorlar ki sadece Fransa değil, daha sırada pek çok ülke var Türkiye’nin üyeliğine karşı olan. Bunlardan biri de Yunanistan. Yunanistan’ı neyle razı edeceksiniz? Neyinizi vereceksiniz? Siz ne kadar özgürlük, çağdaşlık, mutluluk, refah ve sükunet derseniz deyin, bunların altındaki gerçeği ne “türban”, ne “şeriat” diye ifade edemeyeceksiniz. Siz biraz haysiyet sahibi olabilseydiniz, türban meselesini, başörtü meselesini Türk halkına danışır, şimdiyle kadar elli kere çözerdiniz. Gücünüz mü yoktu? Yoksa Erbakan’ın düştüğü hataya mı düşmek istemediniz? Bu yüzden mi arkanıza AB denen tek dişi kalmış canavarı aldınız? Bunu da inkar edersiniz. O zaman söyleyin bakalım; Peki ya nerede alternatif politikalar? Hani sözüm ona devlet idare ediyorsunuz ya? Mutlaka vardır değil mi? Yoksa biz mi çok fazla iyi niyetliyiz?
Hakan Cem Işıklar 30 Mayıs 2005
Görsel Malzemeler için kullanılan kaynaklar: http://www.postimees.ee (Tayyip Erdoğan) http://archive.wn.com (Jacques Chirac)